IMG_20191123_140525_2-min.jpg

Vildan SOYLU

17.03.2021

Bir Rus Klasiği: Anna Karenina

tolstoy 2.Jpeg
anna karenina.jpg
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

   “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine has bir mutsuzluğu vardır.” Cümlesiyle başlar Tolstoy dünyaca ünlü romanı Anna Karenina'ya.
     Anna Karenina ilk bakışta 19.yüzyılda Rusya'da geçen bir aşk hikayesi gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde Rus aristokrasisinin çöküşünü, değişen dünyada Rusya'nın konumunu, Rus toplumunun zamana göre değişimini de anlattığı görülecektir.
  Bütün bunların yanında Anna Karenina roman içinde kurulan ilişkilerden yola çıkarak evrensel izlekler de sunar okurlarına.
     Roman yazım aşamasında herkesin malumu bir olan bir olay anlatılır hep. Tolstoy bu romanı yazmadan önce komşusu Bibikov’un sevgilisi, Bibikov’un başka bir kadınla evleneceğini öğrendiğinde trenin altına atlayarak intihar eder ve sevgilisine “Katilim sensin.” yazan bir not bırakır. Tolstoy’un bu olaydan çok etkilendiği ve üzerine araştırmalar yaptığı sonucunda da romana bu olayı yansıttığı söylenir. Zira romanın ana hatlarına bakıldığında bu kurgunun izlerine de rastlanacaktır.
     Anna Karenina 19.yüzyılda Rusya’da yaşayan, aristokrat bir adamla evli, güzel bir kadındır. Kocası onun yaratılışındaki “tutkulu, eğlenceli, hareketli” halin tam tersine dengeli bir yapıda olduğu için Anna kocasından gitgide uzaklaşır. Yani denebilir ki yanlış en başında Anna’nın evleneceği kişiyi yanlış seçmesinden doğar. Anna yüksek sosyeteden toprak sahibi, yakışıklı, genç bir adam olan Vronsky’ye aşık olunca asıl ipler kopacak ve Anna kocasından sonsuza kadar ayrılacaktır. Anna kocasından boşanamayınca Vronsky ile yaşamaya başlar. Bu süreçte toplumun, ‘yüksek sosyetenin’ Anna’ya bakışı yansıtılır. Kadınlar onu ‘ahlaksızlıkla’ suçlarken aslında içten içe onu kıskanırlar. Çünkü Anna herkesi karşısına alarak, yüreklilikle, yaşadığı hayatı değiştirmek için bir adım atmıştır. Yüksek sosyetedeki diğer kadınlar gibi kocasının gözünün içine baka baka aldatmaz onu, ikiyüzlülük yapmaz. Hayatının mahvolacağını, oğlundan ayrı kalacağını bile bile kocasına ilişkisini söyler ve ayrılır ondan. Gerçi Anna Vronsky’de de bulamaz mutluluğu. Çünkü Vronsky aristokrasinin içinde yozlaşmış bir tiptir. Kadınlarla ciddi ilişkiler kuramayan, havai bir adamdır. Anna’nın aradığı aşk, sevgi daha çıkarsızdır. Bu yüzden ne kocasının gösterdiği sevgi ne de Vronsky’nin gösterdiği sevgi onu tatmin etmez. Romanın başından sonuna kadar hep oğlunu araması belki de aradığı o saf sevgiyi temsil eder.   

2021-02-28-114943771-min_edited.jpg

   Anna’yı herkesin malumu mutlu bir son beklemez. Ama acımak ya da ayıplamak şöyle dursun her okurun aşık olduğu, hayranlık duyduğu bir karakterdir Anna.
   Her ne kadar Anna Karenina bu romanın başat karakteriyse de Levin karakteri de en az Anna kadar önemlidir. En başta kitabı okuyanların de sezinleyeceği üzere Levin karakteri Tolstoy’un ta kendisidir. Öyle olmasa da Tolstoy’dan izler taşıdığı herkesçe görülür. En başta Tolstoy’un ilk ismi ‘Lev’ ya da ‘Leo’ olduğu için karakterin soyadının Levin olması isim yönünden bir çağrışım yapar. Levin Tolstoy’a benzeyen ve romanın çoğu yerinde Tolstoy’un Rusya’da yaşanan olaylara aldığı tavrı sergileyen bir karakterdir. Mesela kitabın son bölümünde Slavların Osmanlı’ya karşı ayaklanmalarına Levin’in verdiği tepki Tolstoy’un tepkisiydi. Hatta o zamanlar Rusya’da romanı yayınlayan yayıncılar bu bölümü çıkararak yayınlamışlardır.
    Levin Tolstoy’a benzerliğinin yanında ilk cümlede ifade edilen ‘mutlu aileler’e de bir örnek getirmiş, doğru insanı, yani Kiti’yi  seçmiş ve onunla evlenmiştir. Bunun sonucunda da sorunsuz bir yuvası, mutlu bir ailesi olmuştur.
     Levin ve Kiti’nin ilişkisi ne kadar önemliyse Oblonsky ve Dolli ilişkisi o kadar önemlidir. Çünkü kitabın başında Oblonsky Dolli’yi aldatır. Bu şüphesiz ki Anna’nın kocasını aldatması karşısında toplumun aldığı tavrın ‘ahlak anlayışlarındaki’ yaman çelişkiyi vurgulaması açısından önemlidir. Erkeğin aldatması karşısında ‘olur öyle hoppalıklar yüksek sosyete içinde’ tarzında bir tavır alan toplum Anna’nın aldatmasına ‘ahlaksızlık, rezillik’ gözüyle bakar.
        Anna Karenina bu olağanüstü kurgusuyla her zaman sinemanın göz bebeği olmuştur. 30 kadar sinema uyarlaması ve sadece ülkemizde bile sayısız tiyatro uyarlaması yapılmıştır.
   Anna Karenina’yı sinemaya ilk uyarlayan yönetmen Clarance Brown’dur. 1935 yılında çekilen bu filmin başrolünde Greta Garbo oynamıştır. Uzun zaman onun yüzü Anna’nın yüzü olarak kalmıştır akıllarda.
     13 yıl sonra yani 1948’de, yine Anna Karenina adıyla bir uyarlama yapılmıştır. Julien Duvivier’in yönetmenliğini yaptığı filmin Anna karakterini canlandıran oyuncu ise Vivien Leigh’dir.
    Sovyet sinemasının da iddialı bir uyarlaması mevcut. 1967 yılında Aleksandr Zarkhi yönetmenliğinde çekilen bu filmin başrolünde ise Tatyana Samoiloviç yer almıştır.
    Anna Karenina’nın en son uyarlaması 2012’de yapılmıştır. Joe Wright’ın yönettiği filmde Anna karakterini canlandıran oyuncu ise Gurur ve Önyargı, Kefaret gibi filmlerle tanınan oyuncu Keira Knightley’dır. 

   Anna Karenina'nın bu kadar sevilmesinin başlıca sebeplerinden biri Anna’nın çok güçlü bir karakter olmasının yanında en başında söylediğim gibi bir çok etken vardır.
   Thomas Mann Anna Karenina için dünya edebiyatının en büyük “toplumsal panorama romanı” demiştir. Zira Buddenbrooklar romanında Anna Karenina'dan bu ölçüde etkilendiği görülebilir.
      Bizim de edebiyatımızda Anna Karenina’dan hem yasak aşk yönüyle hem de toplumsal panorama özelliği yönüyle esinlenmiş bir çok roman bulunur.
     Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk bu kitap hakkındaki görüşlerini şöyle ifade etmiştir: “Anna Karenina benim okuduğum en mükemmel, en kusursuz, en derin ve en zengin roman. Tolstoy’un her şeyi gören, herkesin hakkını veren; hiçbir ışığı, hareketi, ruhsal dalgalanmayı, şüpheyi, gölgeyi kaçırmayan; inanılmayacak kadar dikkatli, açık, kesin ve zekice bakışı, bu romanın sayfalarını çevirdikçe okura, “Evet, hayat böyle bir şey!” dedirtir.”
      Anna Karenina’yı okurken her okurun Pamuk’un ifade ettiği duyguları yaşayacağını; ilişkilerini, toplumunu, kendi ‘ahlak anlayışını’ ve içinde bulunduğu toplumun ‘ahlak anlayışını’ sorgulayacağını düşünüyorum.
      Bence herkesin hayatında mutlaka bir kere okuması gereken bir eser Anna Karenina. Ben herkese gözüm kapalı tavsiye ediyorum.
     Kitapla kalın sevgili dostlar! Çünkü hayatın başladığı yerde yazı da başlar... 

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle