nejla demet_edited.jpg

Nejla Demet

17.08.2022

BEYAZ MI PERDE?

Film Önizleme
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

      Sevgili ROMANOKU ailesi, ilk yazımla karşınızda olmaktan tarifsiz mutluluk duyduğumu belirterek başlamak isterim. Böylesi güzel niyetlerle bir araya gelmiş bir topluluğu geç keşfetmiş olmak, gözümde ‘bir tren istasyonundan çoktan hareket etmiş trenin arkasından koşan bir insan’ sahnesini canlandırıyor. Düşünce dünyamda bu platform ‘çoktan yola revan olan o tren’, ben de ‘elinde valiziyle koşarak bir umut o trene yetişmeye çalışan o insan’ım. Bu durumda, şu an okuduğunuz bu ilk yazım ise, ‘vagonun bir kenarından tutup zıplayarak trene yetişilen o an’ın ta kendisidir. Hoş buldum! Yol boyunca valizimdekileri siz değerli okurlarımızla paylaşacak olmak oldukça heyecan verici ve bir treni kovalarcasına nefes kesici…


     Beyaz yaka ve mavi yaka kelimeleri size de renk olmanın yanı sıra sınıfsal ayrım çağrışımı yaptırıyorsa tebrikler kurumsal dil size de bulaşmış demektir! Mesela CV ifadesinin neyin açılımı olduğunu bilmiyoruz ama dilimize çok güzel yerleştirmişiz. (Meraklısına: Özgeçmiş, yaşam öyküsü anlamlarına gelen CV Latince Curriculum Vitae’nin kısaltmasıdır.) Mobbing’in de ne olduğunu bilmeyen kalmadı diye tahmin ediyorum. İş hayatının size sunduğu bir kelime havuzu var, sürekli o kelimeler etrafında dönülüyor, biri de çıkıp çok alakasız bir yerde röpteşambır dese, kimse anlamasa, o bir kişi bassa kahkahayı, falan filan… Sonra vay efendim neden çalışma hayatı bana uygun değil… Bu havuzda en sık kulağa çarpan; hizmet, müşteri, memnuniyet, kalite kontrol, kurumsal, öncü, liderlik, çağ vs. kelimeleri. Ama bugün dikkatinizi çekmek istediğim kelime VİZYON. Bunun bir de amcasının oğlu var misyon. (Bu şu an için bizim konumuz değil.) Şirketler, vizyonu ileriye dönük hedefler, gelecek planları, 5 yıl sonra kendinizi gördüğünüz yer gibi anlamlarda kullanıyor. Genellikle tüm şirketlerin vizyonu çok geniş arkadaşlar! Hepsi dünyaya açılmayı hedefliyor, dünyaya açılmış olanlar da Mars’a gitmeyi filan, herhâlde…


    Gel gelelim ben, vizyonu olsa olsa “Falanca film haftaya vizyona giriyor, gelmek ister misin?” gibi cümlelerle kullanıyorum. Sen çok ciddi bir ortamda röpteşambır deyip gülmenin hayalini kur, vizyon deyince aklına sinema gelsin, sonra da iş hayatında neden tutunamadığın konusunda böyle aydınlanma yaşarsın tabi... İnsanların özgürce gülemediği yerlerde sistemler kusursuz işlermiş. Neyse, sistem eleştirilerimi başka zaman detaylıca ele alırım, biz vizyonun bana hitap ettiği yerden devam edelim.

bergen.jpg

      Mart ayında vizyona giren Bergen filminin fragmanına denk gelmiştim. Ondan tam bir ay önce de Dilberay adlı film vizyona girmişti. Bu iki filmde tarzları çok farklı olsa da −Bergen Arabesk-Fantezi müziği sanatçısı, Dilberay Halk müziği sanatçısı− iki sanatçının dramatik hayatları anlatılmaktadır. Ve bu kadar yakın zamanlı iki biyografik filmin ikisinin de acı, gözyaşı ağırlıklı olması dikkatimi çekti. Yakın sinema tarihine bakma ve yerli biyografik filmler üzerine araştırma yapma gereği duydum. Çünkü yanılmak istiyorum ama yerli biyografik filmlerimize konu alınabilecek neşeli hayatları olan sanatçılarımız yok mu? Yerli biyografik film kategorisinde ilk akla gelen isim Müslüm sanırım hem yakın zamanlı hem de gişe rekorlu güzel de bir filmdi ancak annesinin öldürülme sahnesi ve kendi eşine şiddet uyguladığı sahneler izleyiciyi oldukça üzdü. Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu var bir de. Bunda gözyaşı, acı, dram oranı diğerlerine göre daha az çünkü burada milliyetçilik damarından da girilmiş. Çiçero filmine bakıyoruz burada aksiyon ön planda ancak toplama kampları üzerinden yine bir dram söz konusu. Kimin hikâyesi olduğunu bilmiyoruz ancak Dayı: Bir Adamın Hikâyesi filminde de bir kabadayının zorlu hayatı anlatılıyor. Biraz geriye gidecek olursak Kelebeğin Rüyası, Ayla, Bizim için Şampiyon adlı filmlerde de birden fazla dram unsuru yer alıyor. Kesişme: İyi ki Varsın Eren filminde acı ne kadar ön planda bilemiyorum ama filmden ziyade gerçek hayatta Eren’in ölmüş olması yeteri kadar acı zaten. Ancak Dilberay ve Bergen benim için bu konuda bardağı taşıran son damlalar oldu. Dilberay filmine de Bergen filmine de gitmedim. Sanıyorum sinemacılar Türk toplumunun yumuşak karnını çok iyi bildikleri için sürekli oraya oynuyorlar. Dram varsa Türk izleyicisi en öndedir, salonlar tıka basa doludur. Oysa ben sinemada ağlamak istemiyorum belki… Bu o insanların hikâyelerine saygı duymadığım anlamına gelmiyor. Fakat sürekli karamsar hikayelere yer verilmesi zaten yeteri kadar mutsuz olan halkı daha da mutsuzlaştırmıyor mu? Sinema sektörü zaten tekelleşmiş bir hâlde ve yaşadığım küçük Anadolu şehrinde bağımsız sinema yok. Büyükşehirlerdekiler de bir bir kapanıyor. Yani yapımcılar ne tür film çekmek isterlerse hepimiz onları izlemeye mecbur kalıyoruz. Bu konuyla ilgilenenlere 2016 yapımı Kapalı Gişe: Türkiye’de Tekelleşen Film Dağıtımı belgeselini tavsiye ederim. Bari izlemeye mecbur bırakıldığımız filmlerde biraz komedi, mutluluk, umut unsurları olsun… Evet bir sanatçı için acı, hüzün, keder ve zorluklar her zaman besleyici olmuştur ancak bir yapımcının insanın sadece olumsuz duygularına hitap etmesi bu duyguların kullanıldığını gösterir. Ve izleyici olarak bizlerin de bu kadar acı meraklısı olmamamız gerektiğini düşünüyorum. Zaten evden dışarıya çıktığımız anda bin bir acıyla ve zorlukla mücadele etmek zorunda kalıyoruz en azından beyaz perdeye bakarken ağlamayalım. Gerçi bu ekonomik koşullarda sinemaya gitmek birçok insan için bir lüks hâline gelmişken, sanatın sürekliliği nasıl sağlanacak bilmiyorum.

kapalı-gişe-belgeseli.jpg

        Bununla birlikte yakın zamanda gittiğim bir film hakkında da eleştiri yapmadan geçemeyeceğim. İşten ayrıldığım günlerde görüp “tam da vaktinde bana hitap eden bir film ile karşılaştım” düşüncesiyle Benden Ne Olur? adlı filme gittim. Film ne iş yapacağını sorgulayan, kendinden ne olacağını deneyen bir kadının hikâyesini anlatıyor. Buram buram aşk kokan bir romantik komedi çıktı karşıma. Gülünecek yerlerine güldüm yalan yok, Hazal Kaya’nın oyunculuğu çok iyiydi ona da lafım yok. Ancak ben aşktan ziyade güçlü bir kadın hakkında bir film izlemeyi ummuştum. Elbette karakterin güçlü yönleri de yansıtılmış ancak her zamanki gibi aşk daha ön plandaydı.


      Sinema sektörüyle ilgili bir diğer kısır nokta da tabi ki yerli komedi yapamıyoruz klişesi. Bu bin yıllık eleştiri güruhuna katılmayı gerekli görmüyorum. Burada eleştirim yapımcılara ya da senaristlere gibi görünse de büyük çoğunluğu izleyicilere aslında. İzleyici olarak biz taleplerimizi gözden geçirirsek belki bir şeyler değişebilir. Ben bu bağlamda kendi isteklerimi dile getiriyorum ve sizlerin de ne izlemek istediğinizi merak ediyorum doğrusu. Ben sinema sektörünü yanlış yorumluyor olabilirim pek tabii ki, bu anlamda fikirleriniz benim için oldukça kıymetli.


      Olumsuz eleştirileri sıraladık, peki yapıcı önerimiz yok mu? Olmaz olur mı, tabii ki var. Mesela Metin Akpınar’ın hayat hikâyesinin anlatıldığı İyi ki Yapmışım belgeseli sinema filmi olarak gösterilseydi kaç kişi giderdi? Ya da ülkemizde hayat hikayesinde dramdan çok umudun yer aldığı sanatçılar yok mu? Bu isimlerin hayat hikâyeleri neden film yapılmıyor? İlk aklıma gelen isim Zülfü Livaneli oldu. Hayatını kaleme aldığı Sevdalım Hayat kitabını okumanızı tavsiye ederim yeri gelmişken. Ayrıca Müzeyyen Senar hayranıyımdır, onun hayat hikâyesini de okudum, film olarak izlemeyi de isterim. Ve yahut Barış Manço, Kemal Sunal… Daha birçok isim var… Sanatçı konusunda oldukça verimli olan bir ülkede neden hep acı ve gözyaşı izleyelim ki beyaz perdede?


      Son olarak bu söylediklerim sadece sinema için değil, televizyon ve dijital platformlar için de geçerli. Konu olarak çok çeşitli şeyler işlenebilecekken hep kısır döngülere hapsoluyoruz. Televizyon ekranlarında son dönemlerde psikoloji konulu diziler popüler olmuştu; ardından da hukuk temalı diziler gözümüze çarptı. Eleştiriyorum çünkü vizyonun vizyonsuzluğu beni endişelendiriyor. Beş yıl sonra beyaz perdede bir kadın cinayetini mi izleyeceğiz, yoksa ekonomik zorluklarla baş edemeyip kendini yakan insanları mı? İnsan acıdan beslenip sanatı var ediyorsa, sanatın da yeri geldiğinde insanı tutup, düştüğü umutsuzluk dehlizinden çıkarması gerekiyor. Çünkü bu ülke insanının beş yıl sonra var olmak gibi kaygıları var artık… Rica ediyorum beyaz perdeleri karartmayın çünkü aydınlığı hak eden bir milletiz! Sevgilerimle…

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle