Dilan Eren.jpeg

Dilan EREN

29.04.2021

İKİ DEMİR PARA

Kimsesizdi, öksüzüydü varlığın. Elini uzatsa dokunacak çok kimsesi olmuş ama “yardım et” dese duyuracak kimsesi olmamıştı. Sessizliği giydirmişlerdi ona.

Sonra görünmezliği, korkuyu, kaçmayı ve yok olmayı… 

Adam bir bankta oturmuş
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

       Sessizce akıp giden hayatını düşündü. Varlığının türlü amaçları olabilirdi. Olmalıydı da. Ama fark etmemiş ya da keşfetmemişti henüz. Bu bilinmezlik hissiyle yaşamayı becermiş ama arayışını hep ertelemişti. Aklında mütemadiyen bir başlangıç fikri vardı. Bir yerlerde ipin ucunu tutacak ve onu kendine çekecekti. Ya da ipin ucundan çekilecekti. Ama başlangıçlarının en tabi özelliği asla başlayamamasıydı. İç çekti, birkaç saat önce oturduğu bankta zaten defalarca ipin ucuna gitmeyi denemiş her zamanki gibi yola koyulmadan yolundan olmuştu. Korkaktı. Sadece içsel bir durum değildi bu. Dışarıdan bakan herkes korkak olduğunu anlardı. Elleri hep titrerdi, gözü ayaklarında ve başı hep eğikti. Sırtında bir kambur gibi taşıdığı şeyin adını söylemeye çekinirdi. Bazı şeylerin gerçekliğinin dile dökülmesiyle orantılı olduğuna inanırdı. Garip bir insandı zaten. İnançları da garipti. Bir şeyleri önleyebilme yolunun, dile getirmemek olduğu kanısına nerden varmıştı bilmiyordu. Bilmediği çok şey vardı. Öğrenecek gibi de değildi.

 

        “Yanınız boş mu?” sorusuyla irkildi. 


     Düşünceleri öyle ani bölünmüştü ki kafasında camdan bir bardak kırılmış da her yere saçılmış gibi canını yakmıştı. Zihninin dağınıklığı içinde dolaşırken ayaklarına batan cam parçalarını hissetti. Bu kadar korkak olmasa canı acımayacaktı. 


        Boş gözlerle ona gülümseyen adama başını sallayıp sırtını döndü. Sağ elini sağ cebine götürdü. Onu güvende tutan tek şeye odaklandı. Biri küçük biri ondan biraz büyük iki demir para… Sımsıkı tutunup birkaç kere nefeslendi. İkisini de hissetmeye çalıştı. Önce eline ilk geleni tutup parmaklarının arasında dolaştırdı. Küçük olandı bu. Çünkü çevresinde ufak bir yamukluk vardı. Başparmağını o yamuk kısma getirip tırnağıyla onayladı. Diğerine de dokundu. O biraz daha eski ve paslıydı. O kadar uzun zamandır cebindeydi ki her zerresini ezbere biliyordu. Paralarına dokunduğu anda hissettiği güven duygusundan nefret ediyordu. Çünkü bu güven hissettiği en anlamsız şeydi. Kendi uydurduğu bir oyunda sürekli bir kuralın arkasına sığınmaktı bu. İlk zamanlarda oyun basitti. Başına ne gelirse gelsin idare edecek gücü şu minik demir parçalarından alacaktı. Daha çocuktu, tutunacak dalı yoktu. Kimsesiz değildi. Ama kimsesi olmamıştı hiç. Birinin varlığının ölçütü dokunulabilir olmak değildi. Dokunmak somut bir göstergeydi onun için. Ama ruhu? Ruhunda açılan hangi yaraya dokunabilirdi biri? Hissedilmek istemişti hep. Göğsünü daraltıp nefesini kesen şey fiziki bir ağrı değildi. Olsa muhakkak geçerdi. Ama geçmemişti. Kimse nefessiz kalışına dokunamamıştı. Başka bir yol bulamadığından da susmuştu. Ya da başka bir yol aramak aklına gelmemişti. 

Runner & Gölge

     Yanındaki adamın ona yaklaştığını hissetti. Yine dalıp gittiği düşüncelerden sıyırmıştı onu. Bir şey söyleyecek gibiydi. Oturduğu yerden hemen kalktı, nereye olduğunu bilmeden yürümeye başladı. Ardına bakmadı, önünü zaten görmüyordu. Cebinde iki demir para vardı. Birinin adı korku birinin de utançtı, ikisinin de etkisi aynıydı. Boş bir güven duygusu…


      Yürümek onu bir yere götürüyor değildi. Gerçi bir yere gidememek olduğu yerde de durmasını sağlamıyordu. Gitmenin sadece ve çoğu zaman öylesine bir eylem olduğunu düşünüyordu artık. Önceden, daha doğru bir zamana verilirse, yürümeye ilk başladığında, bir sonu olacağına inandığından hafif gülümsemişti. Dudağının kenarı kıvrılmış, kalbi de biraz daha hızlanmıştı. Herkesçe bu duygu kesinlikle heyecandı. Ama onun hissettiği şey heyecan değildi. Korkmuştu. Yoldan, yolun kenarından, yolun kenarındakilerden, yanından geçenlerden, karşıdan gelenlerden… Korkusuna ilk yenildiğinde ellerinin titrediğini fark etmişti. Sırayla vücudunu saran bu duygu; ellerinden, kollarından, omuzlarından geçip kalbine yerleştiğinde içinde bir şeylerin yeri değişmişti. Bir şeyler olması gerektiği gibi değildi. Olması gereken neydi bilmiyordu. Öyle ki olması gereken ne varsa ya da olmaması gereken, kimseden öğrenmemişti. Kimse öğretmemişti. Kimsesizdi, öksüzüydü varlığın. Elini uzatsa dokunacak çok kimsesi olmuş ama “yardım et” dese duyuracak kimsesi olmamıştı. Sessizliği giydirmişlerdi ona. Sonra görünmezliği, korkuyu, kaçmayı ve yok olmayı… 


    Onunla konuşmasın diye ardındaki bankta oturan adamdan gizlenirken, öylesine yürüdüğü yolda duraksadı.

       “Ya yol bir yere çıkmıyor ya da yol yok kendimi kandırıyorum. Gidecek gibi değilim. Dönemem. Yurdum benden başkası değil. Ama ben bir hata mıyım? İlah hata yapmaz. Hata olamam ama bir şeyler yanlış. Yok oluyorum. Yok ediyorlar beni. Avucumda iki demir para, sırtımda dünyanın utancı, kalbimde koca bir korkuyla var olamıyorum.” dedi içinden. 


        Elini cebinden çıkardı. Avucunda sımsıkı tuttuğu paraları hissetti. Öylece durduğu yerde gözlerini kapadı. Hafiften gülümsedi. Kalbi biraz hızlandı. Derin bir nefes aldı ve avucunu açtı. Elinde varlığının yegâne parçaları vardı. Baktıkça büyüdüler, ısınıp ateş oldular. Canını yaktılar. Ama can havliyle düşürmedi ya da tutup fırlatmadı da. Acıyla izledi.


      “Yok olsunlar. Ne olur yok olsunlar” diye dua etti. Oyun bitsin istiyordu. Her ne kadar bu oyun hayatının en önemli noktası olsa da içten içe acınası ve sonsuzdu. Biliyordu, bilmemesine imkân yoktu. Bu oyunu kendi kendine bulmuş gibi yaptığı her iç çekişmesinde haklı tarafının hangisi olduğunu biliyordu. Haklı tarafı, oyunu bulanın kendi olmadığını savunup duruyordu. 


      “Sen bulmadın, başkalarının seni ittiği yalnızlık buldu. Yine başkaları ne dediyse o oldu. Korkmak da utanmak da sana yapıldı. Kendine acıdığın için bu paralara tutundun. Kendinden utanıyorsun. Sessizliğinden, korkaklığından, cahilliğinden utanıyorsun. Sırf  kimseye karşı çıkamadığın için bu oyuna sığınıyorsun. Evet, kendinden ve kendine yaptığından utanmalısın.”  


       Gözlerini sımsıkı kapatıp karanlığın içinde kaybolmaya çalıştı. Şimdi canı gerçekten acımıştı. Sadece ruhuna değmemişti acı, etinden kemiğinden parçalar koparmıştı. Bilmek, fark etmek her zaman iyi şeyler getirmiyordu. Nefeslendi, gözlerini açtı. Hep yaptığını yapıp avuçlarını yaksa da paralarını cebine koydu. Sonra da nereye gittiğini hâlâ bilmeden yürümeye devam etti. Yürüyüşü boş park yolunda değildi. Zihninde parçalanmış camların içindendi. 


        Ve içinden içinin haklı tarafına seslendi.


    “Haklılık bir şeyleri halledebilir. Ama ben o kadar güçlü değilim. Haksız tarafım, acınasılığım, korkaklığım ve utancım senden büyük. Beni affetme. Affedilecek yollar bulana kadar, beni affetme” 

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle