Görkem Yıldırım.jpg

Görkem Yıldırım DÜZEN

07.11.2021

KIZARMIŞ PALAMUTUN KOKUSU

raw_prof-engin-gectanin-soylesilerinden-bir-secki-bana-sorarsaniz-turkiye-harika-bir-cilgi
0000000105389-1.jpg
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

           Yazar Engin Geçtan, ülkemizde psikiyatri camiasının önde gelen isimlerinden biri olmanın yanında romanlarıyla da adından söz ettirmeyi başarmış bir yazardır. Metis kitaptan çıkan romanları dışında  kendi kişisel ve profesyonel yaşamından bölümler  sunan “Zamane”, yine psikoterapi seanslarından kesitler sunan “Orada Bir Arada” kitapları benim de keyifle okuduğum ve size de tavsiye edeceğim, hayata dair okura ufuk açıcı değerlendirmeler sunan kitaplarından.

           Kızarmış Palamutun Kokusu romanı ise dünyada tek bir beden ve ruha sığamayanların romanı. Düş ile gerçek, hiçlik ile varlık arasında gidip gelen postmodern; dil oyunlarına geniş yer veren bir roman. Romanı okuduğunuzda  yazarın bu hikâyeye okuru da ortak ettiğini fark ediyorsunuz. Belki de bu yüzden roman kahramanının da bir adı yok. Roman özellikle polisiye olay örgüleriyle okuru dikkatli ve sabırlı olmaya davet ediyor.

           Anlatıcı, “Yanlış bir elbise giydirilmiş benzersiz bir kıta Amerika. Dokunmak istediğinizde elinizi boşta bırakan bir hayalet. Ben o öksüz ve kırılgan uygarlığın göçmen vatandaşıyım” der ve bir gün yazgısını değiştirmek için Amerika’dan İstanbul’a doğduğu yere geri döner. Kızarmış Palamutun Kokusu onu köklerine çağırmaktadır. Dünyanın neresine gidersek gidelim doğduğumuz yere aidiyet duygumuz eksilmiyor. Zaman geçtikçe özleme dönüşen bu hasretin yerini, geri döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edemeyişimizin hüznü devralıyor. Yazarın da dediği gibi “…geçmişi yeniden yakalama umudu boş bir beklenti, insan hiçbir şeyi bıraktığı yerde bulamıyor, kızarmış palamutun kokusunu bile…”

        İstanbul’a adım attığı andan itibaren hayatını değiştiren olayların içerisinde bulur kendisini. Kahramanımız bir dilek tutar ve birbirinden farklı, birden fazla hayatı olmasını diler ve bu dileği gerçek olur. Bundan sonra ise bambaşka zamanlarda bambaşka kimliklerle okuru heyecan ve merakla arkasından sürükleyen bir kahramana dönüşür. İnsan kendi kuytusunda ne yaşar ne düşünür bilinmez. Çoğumuzun kendine sakladığı hayal dünyasında bir kahraman olmak ve çok sevilmek arzusu yatar. Yazar da romanda sıradan bir adamdan bir kahraman yaratıyor. Anlatıcı geçmişe yapılan yolculuklarda o dönemin içinde bambaşka bir insan olarak karşımıza çıkıyor. Asterius olarak sevgilisi Maria tarafından tüm zamanlarda aranan biridir artık.  Arafta kalmayı  da “namevcutluğun hüznü, yerini insanları onların haberi olmadan gözleyebiliyor ve dinleyebiliyor olmanın üstünlüğüne bırakıyor. Bir şeyi kaybedince başka şeyi kazanıyor olduğuna inanmak, insan denilen mahlukun kendine karşı çevirdiği hilelerin en acımasızı olmalı“ diye açıklıyor. 

         Yazar alışılmışın dışında bir anlatım ve kurgu ile olayları farklı açılardan anlatmak suretiyle  roman boyunca okuru ters köşe yapmayı başarıyor. Romanda kadın erkek ilişkilerine dair diyaloglar  ile bunun yanında  toplumun saygı duyduğu insanlar ile  en  alt kesimden gördüğü insanlar arasında geçen diyaloglar da romanı zenginleştiren unsurlar arasında. Romanın bir yerinde bir cafede kendisine göz ucuyla bakan kadın için, “Kadınlar bir erkeğin gönlünün ipotekli olup olmadığını kolay anlıyor, bunu bilmek yazgılarını değiştirmese de...” derken, kendisini bir süre takip edip geri dönen bir sokak köpeği için, “yaşamın bir buluşmalar ve ayrılıklar dizisi olduğunu çoktan öğrenmiş o” diye bahsederek hayata dair tahlilleri de ön plana çıkarıyor. 

 

              Romanda anlatıcının yanında diğer  karakterler de yaşadıkları hayattan ve ortamdan  sıkılarak kozalarını yırtmak için İstanbul’a gelen kişiler. Onlardan biri de Amerikalı Willy’dir. Willy kendi hayatı ile ilgili şöyle der: “Bana ait bir hayat yaşayıp yaşamadığımı kendime sormamıştım. Çoğumuz böyle bir soruyu arada bir kendimize sorar, sonra onu göz ardı edip yine aynı hayatı sürdürürüz.”  Bu ifade bana Oscar Wilde’nin şu sözünü hatırlattı: “Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur. O yüzden şunu kendimize sormalıyız: “Ben yaşıyor muyum, yoksa sadece nefes mi alıyorum?”

          Romanın sonunda anlatıcı “İnsan dünyasını kaybettiği an zaten ölmüş sayılır, toprakta olmak ya da olmamak fark etmez artık bunu biliyorum.” der. Roman boyunca aslında tüm karakterlerin kendilerine dayatılan hayatlardan vazgeçerek,  hayalini kurdukları hayatları yaşamak için gösterdikleri çabalara tanıklık ediyoruz. Hayalini kurduğunuz hayatı yaşamanız için size ilham verecek, size yeni bakış açıları kazandıracak romanlarla buluşmanız dileğiyle... Keyifli okumalar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle