Ah ilk kitaplar! Yazandan bir parça kopacak da evrende yıldız gibi parlayacakmışçasına müstesna bir öneme sahip ilk kitaplar. Bu önem hem yazarlar hem de edebiyat tarihi için geçerli. Biz de bu heyecana ortağız ve büyük bir zevkle yazarların ilk göz ağrılarının görünürlüğüne katkı sunmayı görev biliyoruz.
Ümit Yaban

"Ümit Yaban ile İlk Ümit" röportajları yeni konukların ilk kitaplarıyla romanoku.org adresinde devam ediyor.
Ümit Yaban'ın bu seride sitemizdeki yeni konuğu "Yüreğin Kabarmış" adlı kitabıyla Nazlı Doğan Özsöz.


Sayın Nazlı Doğan Özsöz ilk kitabınız Yüreğin Kabarmış’ı kutlarım, Alakarga Yayınları’ndan elimize geçti keyifle okuduk teşekkürler. Öncelikle merak ettiğim sizsiniz, edebiyatla kurduğunuz ilişkiye de değinerek kendinizi tanıtır mısınız? Nazlı Doğan Özsöz kimdir?
Merhaba, teşekkür ederim. Ben dokuz senedir Isparta’da yaşıyorum, birkaç yıldır da Süleyman Demirel Üniversitesi Sahne Sanatları bölümünde dersler veriyorum. Alanım tiyatro, edebiyattan ayırmak mümkün değil. Bu yüzden organik bir bağımız var uzun yıllardır.
Ursula Le Guin Kadınlar Rüyalar Ejderhalar kitabında kendi yazma yolculuğunu anlatırken keşfin öneminden bahseder. Bu hem bireysel hem de mekânsal bağlamda bir keşfediştir aslında. Hatta der ki “Ben mühendis değil kaşifim. Yerdeniz’i keşfettim”. Le Guin burada plansızlığı ve yolda olmanın önemini işaret eder. Metni kurgularken örneğin arketipsel bağlamda bir ada kurgulamak yerine o adayı yalnızca keşfetmenin önemini vurgular. Çünkü aslında üreten biri zaten her şeyden her daim beslenir farkında olsa da olmasa da. Önemli olan bu keşif için yola çıkmaktır belki de. Yani yazma cesaretini gösterebilmek. Belki de cesur, meraklı bir kâşif olarak önce kendimizi, sevgilimizi, ailemizi, büyüdüğümüz evi kavramaya çalışırız. Ya da en azından bu bende böyle oldu.
Bir rüya görmüştüm, evin tüm odaları mutfaktı, annem mutfaktan mutfağa koşturuyordu, bense yerleşecek bir yer bulamadığım için koridorda geziniyordum. Annem beni görünce dedi ki “Dışarıda öyle bir sis var ki hiçbir şey göremediğim için çamaşırları asamadım”. Dışarı çıkmaması gerektiğini bilmesine rağmen çamaşırları asmayı yeniden denemek için balkona çıkıp balkondan aşağı düşüverdi. Bilinçdışım bana bu rüyayla ne diyor diye düşündüm. Annemin bir kadın olarak evdeki yerini, babamın onu nasıl konumlandırdığını düşündüm. İnsan yakınındakine böyle bakmayı zamanla öğrenebiliyor. Onun derdini, yani kendi meselemi keşfettim ve bunun peşine düştüm aslında. Şimdi bugünkü gözümle diyebilirim ki Yüreğin Kabarmış toplumsal cinsiyet eleştirisi yapan, kadının ve erkeğin evdeki rolünü sorgulayan bir roman. Fakat elbette kitaba başlarken Le Guin’in dediği gibi mühendistik bir çalışmadan ziyade hikâyenin peşinden koştum.
Yazma yolculuğu nasıl başladı? Yolda bir atölye ya da editörden destek aldınız mı? Bu yolculuğa yeni çıkanlar için tavsiyeleriniz nelerdir?
Yazmak lise çağlarımdan beri hayatımın bir parçası aslına bakarsanız. Orta son sınıfta Bir Genç Kızın Gizli Defteri tat vermemeye başladığında birçok genç okur gibi bir süre polisiyeye sarıldım. Jean Christophe Grange romanlarını su gibi içtim. Ardından evin mütevazı kütüphanesinde Yalom’un Nietzsche Ağladığında romanını buldum. O roman da neden bizdeydi bilmiyorum. Yazmakla ilişkim bu kitapla boyut atladı sanırım. Ama asıl sıçrama edebiyat dergilerini keşfetmemle oldu. Bir sahaftan komik bir paraya bir torba dolusu Kitaplık, Varlık, Kaçak Yayın ve şimdi adını hatırlayamadığım birkaç dergi daha aldım. Dergilerde ilgimi çeken, üzerine inceleme yapılmış kitapları, yazarları defterime not ettim sonra kitapçıya gidip bu yazarların kitaplarını almaya okumaya başladım. O dönemde en çok bahsedilen isim Küçük İskender’di. Şimdi dil ve anlatım olarak hiç uyuşmasak da İskender’in zihin dünyası ve kelimelerle, anlatımla, dille oynayışı on yedi yaşındaki halimi çarptı. Böyle de anlatılabilir miymiş dedim. Sonra ben de defterime ufak ufak anlamlı, anlamsız karalamalara başladım. Sonrasında da keşfettiğim her yazar yeni bir şey öğretti elbette. Yani aslında benim yazmakla ilişkim, muhakkak birçokları gibi, okumakla başladı. Sevdiğim bir hocamın yönlendirmesiyle 9 Eylül’ün Dramatik Yazarlık bölümünü keşfettim ve yetenek sınavlarına hazırlandım, okula girdikten sonra yazmak, kavgalı dövüşlü bir ilişkimiz olsa da, yaşamımın bir parçası oldu. 2020 yılında Yüreğin Kabarmış’ın ilk versiyonunu yazdım, yayınevlerine gönderdim, hiçbir yerden kabul alamadım. Dosyaya dönüp baktığımda büyük eksiklikler olduğunu hissediyor ama ne olduğunu tam anlamıyla saptayamıyordum. Elimdeki düpedüz zayıf bir metindi. Tam da pandemi zamanları, her şeyin çevrimiçi yapılabildiğini öğrendiğimiz zamanlar yani, yazarlık atölyeleri Instagram’da karşıma çıkmaya başladı. Ancak İstanbul’a gidersem yüz yüze eğitim alabileceğim yazarlara çevrimiçi ulaşma imkânı bulunca kaçırmadım. Henüz Irmak Zileli’nin Son Bakış ve Eşik romanlarını okumuş ve çok etkilenmiştim. Önce Melisa Ceren Hasmaden ile yaptıkları ileri seviye öykü grubuna katıldım. Dilimin öyküden ziyade romana daha yatkın olduğu kanısına vardık hep birlikte ve önce yine Zileli’nin roman atölyesine katıldım, romanın çerçevesini orada çizdim. Ardından da birebir çalışmayı sürdürdük ve sonucunda 2022 yılında Yüreğin Kabarmış’ı tamamlamış oldum. Ben usta-çırak ilişkisini çok önemsiyorum. Bizim edebiyat tarihimiz de bununla dolu. Sosyal medyayla birlikte ilgi duyduğumuz yazarlar çok ulaşılabilir gibi görünse de tam aksi olabiliyor doğal olarak. Artık birisine bırakın basılmamış bir metni, basılmış bir romanı dahi okutmak, fikir almak pek mümkün değil. O nedenle nitelikli yazarlarla bu atölyeler aracılığıyla kurulabilen usta- çırak ilişkisini kıymetli buluyorum. Henüz tavsiye verebilecek noktada değilim bence ama zaten bolca okuyor ve bir şeyler karalıyorsanız bu atölyelerin doğru kişiler sayesinde yol gösterici olduğuna inanıyorum.
Yaşanmışlıklar, gözlemlediklerimiz, iç dünyamız yazdıklarımızın bel kemiği olsa da sizin yazarken ilham kaynaklarınız, hikâyelerinizin temelini oluşturan unsurlar nelerdir?
Benim kavgalı olduğum meseleler çok uzun yıllardır değişmedi ama genişledi. Yaşadığımız ülke ve elbette dünya bu genişlemeyi durmadan körüklüyor. Derdimiz, acımız, haksızlıklar, eşitsizlikler çok ve her geçen gün de artıyor. Bu dertlerden azade bir şey yazmayı düşünemiyorum bile. Bu dertleri anlamak, anlatmak ve sonunda da anlaşılmayı beklemek bir zincir gibi ilerliyor. Böyle olunca hikâyelerin temeli belki sıradan insanlara dayanıyor ama bu insanların sırtını toplumsal bir arka plana yaslamadan da olmuyor. İlham kısmıysa biraz daha farklı işliyor bende. Karakterden, olaydan, durumdan önce hikâyenin atmosferine hizmet edecek bir detayla başlıyor her şey. Bu bir nesne de olabilir o dönem ilgimi çeken bir renk tonuyla boyalı boş bir duvar da. Örneğin Yüreğin Kabarmış’da bu nesne eski ahşap bir dolaptı. Nefin karakterinin kocasından boşanmak için durmadan yazdığı ve asla işleme koydurmadığı dilekçeleri biriktirdiği bir dolaba dönüştü hikâyenin içinde. Beni en çok mekânlar, atmosfer ve eşyalar etkiliyor sanırım.
Yazım süreciniz belirli bir disiplin veya ritüel çerçevesinde mi ilerliyor? Yazar tıkanıklığını aşmak için benimsediğiniz özel yöntemler var mı?
Evet yazmak denilen şeyin bir disipline sahip olması gerektiğine inanıyorum. Romanın son kelimesini yazdığıma inanana kadar o dünyada yaşadım Yüreğin Kabamış’ı çalışırken, ama her gün yazmadım. Irmak Zileli’nin önerisiyle haftanın iki üç günü ara verdim, ama o günlerde notlar alıp hikâyeyi zihnimde evirip çevirmeye devam ettim. Bizim evde benim dışımdaki hayat biraz geç başlar, masa başında çalıştığım günlerde çalışma süremi uzatmak için, evin en sessiz zamanlarını yani sabahın çok erken saatlerini tercih ettim. Birileri evde dolanınca, evde yaşamsal bir belirti olunca odaklanamadığımı fark ettim. Ayrıca yazamasam bile başına oturdum, metinle ilişkimi sıcak tuttum bu nedenle de pek tıkanıklık yaşadığım söylenemez. Ama bazen bir kelimeyi ya da cümleyi bulmak için duraksadığımda işin içinden çıkamayacak gibi olduysam şiir okudum. Bu romanda elim en çok Didem Madak şiirlerine gitti. Defne ve Nefin’in anne-kız ilişkisini kurarken elimi güçlendirdi bu şiirler. Tıkanıklığı en iyi imgeler, metaforlar açıyor gibi geliyor. Çünkü şiir de katmanlı bir şey sunuyor size.
Kitabınızın genel teması nedir? Temayı oluştururken bilinçli bir şekilde mi hareket ettiniz yoksa yazım sürecinde kendiliğinden mi ortaya çıktı?
Yola çıkarken emin olduğum iki şey vardı; kadın hikâyesi yazacaktım ve bu kadın bir kalp ameliyatı geçirecekti. Defne’nin çocukluğunda, ailesinde ve ameliyatında benden çok fazla parça var yani Yüreğin Kabarmış bir otokurmaca aslında. O nedenle Defne’ye uzaktan bakmak için bir dizi okuma yapmam gerekti. Yola çıktıktan sonra da ailenin insanın seçimlerini ve dolayısıyla varoluşunu nasıl etkilediğini, ailenin insanı nasıl yalnızlaştırabilen bir olgu olduğunu irdelemeye başladım. Yetersizlik duygusu ve hayattaki tek başınalık birlikte yürüdü. Ama tüm bunlar hep kadın olmakla ilişkilendi. Nefin’in ne baba ne koca evinde var olamayışı, Defne’nin de bu eril düzenin bir parçası olarak var olmayı beceremeyişi örtüştü. Bu yüzden kitabın teması toplumsal cinsiyet rollerini kapsıyor diyebilirim.
Kitabınızı okuyan birinin aklında en çok hangi soruların veya duyguların kalmasını isterdiniz?
Bence toplum olarak aile ve kadının ailedeki yeri üzerine düşünmeye çok ihtiyacımız var. Deniyor ya aile toplumun en küçük birimidir, bu hesaba göre biz anlatıcılar da bir aileyi anlatırken aslında toplumun profili çizmiş oluyoruz. Toplumun geleneklerini, kadına bakışı, erkekten beklentisini, evin içindeki çarpık sistemi de anlatıyoruz bu durumda. Kadının mekânını ev olarak belirleyip sınırlayan ya da kamusal alanda erkeği var eden, onu eve para getiren, geçindiren olarak kodlayan eril algıyı kim üretiyor? Yetişkin bir kadının yalnızlığından aile evindeki bu ayrımcı tavır ne kadar sorumludur? Diğer taraftan hep döneceğimiz yer aile evi, yani köklerimizin olduğu yer midir? Peki tüm bunları yıkmak, düzene başkaldırmak mümkün müdür? Bu soruların akılları kurcalamasını çok isterdim.
Kitabınızı yazarken ve yayımlarken aldığınız en değerli tavsiye ne oldu?
Ne anlatacağımı kabaca da olsa biliyor olsam da nereden ve nasıl başlayacağımı bir türlü kestiremediğim dönemde, ki bunu üreten herkes yaşar herhalde, Irmak Zileli “Nereden ve nasıl başlayacağını düşünmeyi bırak, o kendiliğinden gelecektir, dökülecektir. Gelince de sakın durma, yaz” demişti. Bu tavsiye beni başlamak konusunda müthiş rahatlatmıştı. Çünkü gerçekten öyle bir nokta geliyor ki hikâyenin haddi dolup taşıyor. Bir süredir meseleniz üzerine yaptığınız okumalar sizi bir yere taşımış oluyor artık. O anda bir bakıyorsunuz yazmaya geçivermişsiniz. Yayımlatmak konusunda da ilk zamanlar çok telaşlıydım, bir an önce basılsın istiyordum. Birkaç kişiden bu işlerin öyle hemen olamayacağı ve sabırlı olmam yönünde aldığım tavsiyeler oldu. İki yıl beklemiş olsam da içime sinen, nitelikli bir yayınevinden kitabımı bastırabilmiş olmak beni çok memnun ediyor.
Yeni dosya hazırlığınız var mı? İlk kitap tecrübesini yaşamış biri olarak, ikinci
dosya hazırlığında mutlaka buna dikkat edeceğim dediğiniz başlıklar neler?
İlk kitabın basılmasını uzunca bir süre bekleyince ne yalan söyleyeyim, hevessiz hissediyordum. Fakat kitabım Alakarga Yayınları tarafından onay aldığı an kurmaca metinler için tuttuğum not defterini çıkarttım. Beni harekete geçirecek imgeyi buldum ve notlarımı almaya başladım. Yazdığım romanın bir yere ulaşması ve karşılığını bulduğunu
hissetmek beni hemen harekete geçirdi. Yapamıyorum duygusu yerini başarabiliyorum duygusuna bıraktı. İkinci dosyada da sanırım tür ve anlatım olarak yeni bir şey denemeye özen göstereceğim.
Sorularımla okuyanların hem sizi daha iyi tanıması hem de kendi kafalarındaki soru işaretlerine bu yoldan geçmiş birinden cevap bulmalarını diledim. İkinci kitabınızı heves ile bekliyorum. Gönlünüze, kaleminize layık ömrünüz olsun. Teşekkürler.
Nazlı Doğan Özsöz,
Yüreğin Kabarmış,
200 Sayfa, Alakarga Sanat Yayınları
Söyleşi: Ümit Yaban, 01.02.2026



.jpg)