nurcan_doğan.jpg

İnsan, Tanrı ve Özgürlük Üçleminde Çileci (Ασκητική)

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

   "Hiçbir şey ummam,

Hiçbir şeyden korkmam,

Özgürüm."

    Nikos Kazancakis’in Türkçeye ilk defa Hârun Ömer Tarhan tarafından çevrilen eseri Çileci Mayıs 2012’de İstos Yayınları’ndan çıktı. Sunuş, Çileci, Önaklık, Yürüyüş, Uzgörü, Eylem, Susku, Sözlükçe ve Fotoğraf Albümü bölümlerinden oluşan yenilenmiş ve genişletilmiş ikinci basımı da Haziran 2017’de okurlara sunuldu.

 

   Ünlü şair, yazar ve düşünür Kazancakis’in çeşitli eserleri yarım asırdan uzun bir zamandır Türkiye’de yayımlanmaktadır. 1963 yılında yayımlanan ilk çeviri Ahmet Angın’ın imzasını taşıyan Aleksi Zorba, aynı zamanda Anthony Quinn’in başrolünde oynadığı “Zorba the Greek” (1964) adıyla beyazperdeye uyarlanmıştır. Yunanistan’da 1946 yılında yayımlanan bu eser gibi film de Türkiye’ye geç gelmiştir ve ancak 1970 yılının sonlarında Türkiye’de gösterime girmiştir. 1963-1975 yılları arasında Kazancakis’in başka eserleri de Türkçeye çevrilmiş ancak 1975 yılından sonra 1995 yılına kadar uzun bir süre Kazancakis’in eserlerinin yeni çevirileri yapılmamıştır. 1995 yılında Sabiha Serim tarafından çevrilen Assisili Francis adlı romandan sonraki suskunluğu bozan ise Hârun Ömer Tarhan’ın çevirdiği Çileci (Ασκητική) - Tanrının Kurtarıcıları (Salvatores Dei) adlı felsefi eser olmuştur.

      Kazancakis Çileci’yi 1923 yılında Almanya’da yazmıştır. İlk kez Anagennisi (Yenidendoğuş) dergisinin Temmuz-Ağustos 1927 sayısında Atina’da Tanrının Kurtarıcıları (Salvatores Dei) adıyla yayımlanan Çileci, kitap olarak 1945 yılında basıldığında Tanrının Kurtarıcıları (Salvatores Dei), Çileci’nin alt başlığı olarak kullanılmıştır.

     Okurun geniş felsefi aforizmalarla dolu olan Çileci’yi daha iyi özümseyebilmesi için Sunuş bölümünün çok dikkatli okunması gerekmektedir. Kazancakis’in yakın arkadaşı Kimon Friar’ın “Nikos Kazancakis’in Tinsel Çileciliği” adlı ve ilk kez 1960’ta Çileci’nin İngilizce baskısında yayımlanan yazısı Sunuş bölümünde yer almaktadır. Friar, aynı zamanda Çileci’yi ve Kazancakis’in başka birçok eserini İngilizceye çevirmiştir. Sunuş’ta, Kazancakis’in eşi Galateia’ya mektuplarından alıntılar, Friar’in çıkarımları ve yorumlarıyla yazarın ruhsal ve bedensel acılarından yoğrulan duygu ve düşünce dünyasının kapıları aralanmaktadır.

WhatsApp Image 2020-05-08 at 20.00.33.jp
WhatsApp Image 2020-05-08 at 18.32.26.jp
nikos kazancakis.jpg

    “Çileci” ile başlayan ve “Susku” ile sonra eren altı ana bölümden oluşan eseri okurken Eski Çağ Türkçesinden üretilmiş veya çeşitli yerel ağızlardan seçilmiş sözcüklerin anlamlarını içeren “Sözlükçe” bölümüne sık sık başvurmanız gerekebilir ancak kısa sürede bu sözcüklerin dağarcığınıza eklendiğini fark edeceksiniz. Okurun edineceği önemli kazanımlardan bir tanesi de budur.

     Kazancakis’in “Kimse anlamayacak ki Çi.[leci] ne bir sanat yapıtı ne de bir felsefedir.” sözünü aklımdan hiç çıkarmadan Çileci’yi anlamaya ve dahası anladığım kadarıyla anlatmaya çalışıyorum. “Çalışıyorum” diyorum çünkü bu sürecin sonu olmayan bir yolculuk olduğunu biliyorum. Kazancakis de eserini anlamaya çalışacaklar için Çileci’nin anlaşılması gereken bir durak değil düşünsel bir süreç, yolda ve arayışta olma hali olduğunu vurguluyor. Friar, Kazancakis’in yaratma sürecini şöyle anlatır: “Yazarlık alışverişinin araçları olan sözcükler dahi iletişimde engel olarak iş görmekteydiler; ancak yine de onları güzelleştirmede umutsuzluğa kapılmadı hiç...”. Ben de bu umuttan payımı alıyorum. Çileci’yi anlayabilmek için yazar ile aramızdaki ırk, dil, din, dönem ve hatta cinsiyet farklarımızdan arınıp var olma ve insan olma durumunu paylaşan ortak kaderimize sığınacağım.

   Ben, İnsanlık, Yer, Evren ve Tanrı olmak üzere ruhun geçeceği beş döngüyü anlatır bu mistik eser. Tüm bu basamakların hepsini geçip en son basamağa ulaştığında ise bu döngülerin hepsi aynı anda yaşanacaktır. Yani ruh Tanrı döngüsüne ulaştığında içerisinde evreni, dünyayı, insanlığı ve insanı hep birlikte barındıracaktır. Karısına mektubunda yazmakta olduğu Çileci’den şöyle bahseder: “Az ve öz yazılı, bir döngüden öbürüne özenli bir tırmanış gibi.”

   Kazancakis’e göre Tanrı, insan için önceden belirlenen bir hedef değildi. “…daha ulu ve yüksek arınmışlığa evirildikçe, doğası gereği durmaksızın ve ilerleyerek yaratılan bir tinsellikti.” Ona göre ruhun Tanrıya ulaşması için ilk önce arınmışlığı ve amaçsızlığı elde etmesi gerekiyor. Ayrıntıyı, usancı ve yüreğin darlığını yenebilmenin çaresini tanrının yürüyüşünün dizemini bulup kendi yaşamımıza uygulamakta saklı olduğundan dem vurur. Bu sayede eylem ve düşüncelerimiz birlik içinde olacaktır. Oysa yaşam eylem ve düşüncelerimizin aynı olmasına çok fazla imkân sağlamaz.

     İnsanın yaşama tutunması için umuda ihtiyacı olduğu söylenegelir. Ama bu Kazancakis için geçerli değildir. Baştançıkarıların en büyüğü olarak gördüğü umudu yenmeyi salık verir. Gerçek kahramanın özellikleri umutsuz, dingin ve özgür olmasıdır. Hiç kimseden bir şey ummamanın insanı özgürlüğe götüreceğinin cesaretini verir. Her türlü umuttan özgürleşmiş bir ruha sahip olan Kazancakis gündelik olan her şeyden de uzaktı aynı zamanda. Ona göre insanın ödevi özgür olmakla bitmiyordu, Tanrının özgürleşmesine de yardım etmekti bir diğer ödevi.


    Kendimizi dış dünyaya kapatmak zorunda kaldığımız bu günlerde belki de Kazancakis’i daha kolay anlayabiliriz. Gençliğinden beri düşüncelerin dünyası içinde yaşamayı ve kendi içine kapanmayı isteyen bir ruha sahiptir. İnsanları yönetmesini istediği fikir dünyasını yaratmakla meşgulken bir kenara çekilmiş ve kendini eylemden soyutlamıştır. Eylem onsuz, ona ihtiyaç duymadan kendi kendine yol almışken, o kendi varlık ve bütünlüğüyle sadece var olmakta ve olan bitenin sona ermesini beklemektedir. Kazancakis kendini tüm fikirlerin dünyasının dışında tutmuş ve kendi özvarlığı ile meşgul olmuştur. Ve bu özvarlığında arayış içerisinde Tanrının özvarlığına kavuşmayı her ne kadar amaçsız olsa da amaçlamıştır.

    Çeşitli adlar verdiği Tanrı Çileci’de gizil bir şekilde varlığını sürdürür: “Tanrı diye adlandırmıştık bu çemberi. Başka her ne ad istersek verebilirdik de ona: Dipsiz Kuyu, Gizem, Salt Karanlık, Salt Işık, Özdek, Tin, Son Umut, Son Umutsuzluk, Sessizlik.” Tanrı’nın insan zihnindeki değişimi, evrimi, O’nu yeniden yaratma, biçimlendirme girişimi Tanrıyı anlamaya çalışan insan zihninin çabalarıdır. Çileci’de, Tanrı’nın Kazancakis’in düşündeki halini görüyoruz. İlahi dinlerin tanrıya verdiği sıfatları reddediyor ve yeni bir tanrı imgelemi ortaya koyuyor. Onun tıpkı insanlar gibi olduğunu, gücüsaltık olmadığını, zaman zaman yenilgi yaşadığını ve tökezlediğini söyler bize.

    Tanrı imgeleminin yanı sıra Kazancakis’in yeni bir ‘din yaratma’ isteğine de tanık olmaktayız. Angelos Sikelyanos ile en yüksek tutkularıdır bu. Kazancakis tüm hayatlara ve insanların düşüncelerine etki edebilmenin çaresinin din yaratmak olduğunu biliyordu. Herkesi kapsayacak ve en üst düzey aklın yaratabileceği, ancak akıl ve mantıktan vazgeçip kendisini kaybederek bu mertebeye ulaşacağını düşünüyordu. Dolayısıyla dini, akıl ve mantıktan uzaklaştırarak – her ne kadar düşünce ile varılsa da – hayali olan yazın yaratımının zirvesine yerleştiriyor. Bu sayede kurguda var olan, yazarın bir nevi tanrı görevi gördüğü ve kurallarını kendi koyduğu dünyada dini yarattığı söylenebilir. Ruhunun derinliklerinden gelen ilham ve farklı bir boyutta olma hissinin verdiği haz ile büyük yazar kendi varlığından ve varlığı olan her şeyden sıyrılarak, ulvi olana yükselmiş bir hâlde deneyimlediği bu duruma ancak dünyada var olmayan yepyeni bir şeyi yaratarak doyuma ulaşacağını mı düşünüyordu? Çileci yaşam tarzını seçmesi hayatı boyunca tanrı gibi olmak istemesinin bir sonucu mudur?

     Belki de tüm bunları ona yazdıran çağda aramalıyız bu soruların cevaplarını. Kazancakis yaşadığı döneme tanıklık ederken inançlı kalma savaşı veriyordu. Din yaratma isteği de bundan, bu tükenmişlikten geliyor olabilir. Yazar, çağın gerçek bir özetini sunar bizlere: “Zorba bir dönüm noktasıdır içinde bulunduğumuz şu tarihsel dönem, bir acun yıkılmaktadır, bir öteki ise daha doğmamıştır.” Dünya bir büyük savaştan çıkmış ve yeni bir dünya düzeni kurulmaktadır… Her şeye rağmen bizim de yaptığımız gibi kabullenmiştir dönemini Eylem adlı bölümde: “Budur çağımız, iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, varlıklı ya da yoksul, seçimini bizim yapmadığımız.” Dönemin kurumlarının Kazancakis’e olan tutumundan ve tepkisinden bahsetmeden olmaz. Tanrının Kurtarıcıları yayınlandıktan birkaç yıl sonra (1939) Kazancakis tanrıtanımazlık suçlamasıyla sanık oldu ancak yazmaya devam etti. Eserleri yüzünden Yunan Ortodoks Kilisesi’nin lanetlemesine maruz kalsa da o “Kutsal Babalar, bana lanet okudunuz, ancak ben sizi kutsuyorum. Bilinciniz benimki denli arı olsun ve siz de bencileyin töreli ve dinli olunuz.” sözleriyle cevap vermiştir.

    Pederler tarafından lanetlenmekle kalmaz, kendi ülkesinin yetkilileri tarafından Nobel Ödülü kazanmasına engel olunur. Ancak Nobel Ödülü’nü kazanamamış olsa da okurlarının gözünde çok daha büyük bir yere sahiptir. Öyle ki 1957’de ödülü kazanan Albert Camus bile kendisinden yüz kat daha fazla hak ettiğini dile getirmiştir.

    Karşısına çıkan ve çıkarılan engeller onu özgürce yazmaktan alıkoyamaz. Her türlü sınırlandırmadan uzak özgür bir şekilde yazmayı ve bu şekilde ancak ruhunun huzura ereceğini yazar Kazancakis. Ondaki, içinden geçenleri ve düşündüklerini en saf haliyle kitlelere anlatma ve kabul ettirme arzusunun eyleme dönüşmüş halidir.

       “Tanrı öldü.” diyen Nietzsche’den “Tanrı tehlikede, onu ancak biz kurtarabiliriz ve o kurtulursa biz de kurtulabiliriz” diyen Kazancakis’e... Bu büyük düşünürler insanlığın içinde bulunduğu bu korkunç, bu zor durumu anlatmak isterken yüce bir varlık olan Tanrı’ya başvurdular. Ben’den Tanrı’ya giden yol işte bu şekildedir. İnsanın kendi içinde bulacağı ve kurtaracağı Tanrı’ya…

      NE KUTLU SENİ KURTARMIŞ OLANLARA, SENİNLE KAVUŞMUŞ OLANLARA, EFENDİ, VE DİYENLERE: “SEN VE BEN BİRİZ.”

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle