SİYAH İLMEK
Kötülük, çocukluğun o daracık sokaklarında aniden karşımıza çıkan bir yabancı değilmiş. Meğer en başından beri bizimle aynı bodrum katında, rutubetli duvarların arasında sessizce büyürmüş. Berk’in doğum gününü mahvetmeyi ben seçmedim, o gün içimdeki o karanlık kendi kendine çiçek açtı. On yaşındaydım; günahın tenimde bıraktığı o ilk soğuk sızıyı sevmiştim.
Evimiz sokağın en dibinde, toprağın ağzındaki bir yara gibiydi. Babam, apartman sahibinin o devasa elleri nereye isterse, arabayı oraya süren bir emanetçi gibiydi. Berk içinse ben, pırıltılı balkonundan aşağı baktığında gördüğü o belirsiz lekeydim. Aramızdaki uçurum ne futboldu ne de sessizliğim. O, benden ona bulaşabilecek o yoksul yalnızlıktan kaçıyordu. Çağrılmadığım her davet, yüzüme çarpılan bir kapı değil, ruhuma atılan düğümlü bir ilmekti. Annemin elinden düşmeyen örgüsü gibi, ben de o günlerde kendi hıncımı örüyordum sessizce.
O sabah uyandığımda, içimde bir yerlerde o düğüm çözüldü. Ona bir hediye götürmeliydim ama bu bir barış dalı değil, onun pürüzsüz dünyasına fırlatılmış yamuk bir taş olmalıydı. Fatih’in yanına gittim. Fatih, babasının küf kokulu dükkânında, karanlığın içinden bakıyordu hayata. Saçları paslı bir güneş gibi parlıyordu. “Yap” dedi sesi dükkândaki eski metallere çarparken. “Seni o eşikten içeri sokmayanlar, gölgenin ağırlığını hissetsin.”
Annemin örgü örmekten şişmiş ellerinden aldığım o birkaç kuruşla bir kitap aldım. Sayfaların hükmü yoktu. O kitap, Berk’in gösterişli oyuncaklarının arasında bir cenaze arabası gibi duracaktı. Mağrur ve tekinsiz bir elçi gibi yürüdüm o binaya.
Zili çaldığımda içeriden sızan kahkahalar, bodrum katımızın o dilsiz kederini bıçak gibi kesti. Kapı açıldı. İçerisi fazla aydınlık, dışarısı ise bendim. Berk beni gördüğünde yüzü, aniden kararan bir gökyüzüne döndü. Annesinin zoruyla attığı o mutsuz çığlığı, zaferimin ilk karanlık bestesiydi. Hediyemi masanın ucuna, şekerli ve sahte kalabalığın tam ortasına bir leke gibi bıraktım. “Hoş geldin” deyişi, boğazında düğümlenen bir yenilgiydi. Kalmadım. O pırıltı, üzerimdeki bodrum katı tozunu daha da belirginleştiriyordu.
Eve döndüğümde annem, hayatı bir ilmekten ötekine bağlıyordu yine. “Sıkıldım” dedim, sesimdeki o zehirli tadı saklayarak. Dizine uzandım. Saçlarımı okşayan elleri, içimdeki o çiğ ve karanlık neşeyi dindiremedi. Berk’in odasına kaçışı, gözlerindeki o cam kırılması... Ruhumda siyah bir bal gibi yayılıyordu o ilk zalimlik. Sonra banyoya geçtim. Yüzüme çarptığım su, tenimdeki o hırsı soğutmaya yetmedi. Başımı kaldırıp aynaya baktığımda karşımdaki çocuk, benim yüzümü çalmış bir yabancıydı. Bakışlarında ne zafer vardı ne de çocukluk. Sadece birinin kalbindeki o ince sırçayı kırmış olmanın kof boşluğu. Aynadaki o çocuk, artık bodrum katına bile sığmayacak kadar büyümüş, kirlenmiş bir gölgeydi.
Işığı kapattım. O yabancıyı, aynanın o soğuk ve karanlık dehlizinde tek başına bıraktım. Çıktığımda artık sadece Berk’in doğum gününü değil, kendi masumiyetimi de o masanın ucunda bıraktığımı biliyordum.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar


