Nahit Sırrı’nın Abdülhamit Düşerken ve Kıskançlık kadar bilinmeyen romanlarından birisi Tersine Giden Yol 1948’de tefrika edilmiş. Tasvir-i Efkâr gazetesinde.
Romanı okuyup bitirince kendime döndüm ve beni etkileyen üç şeyi süzdüm: Cezmi’nin dayanılamaz pasifliği ve uyuşukluğu, dönemin bürokrasisinin ve yaşantısının (Ankara özelinde) anlatımı ile bu anlatımdaki doğal eleştirellik, üçüncüsü de bu kadar uzun bir romanı sade bir dil ve üslupla, akıcı olarak kotarması. (Dördüncü bir nokta kadın karakterlerin durumu olabilirdi ama bu konu üzerinde ayrıca durmak daha iyi olabilir.)
Romanda, eski ve zengin bir paşanın (Osmanlı valisi) tek çocuğu olan şımartılmış Cezmi’nin, genç üvey annesi Seza ile ilişkisi sonucunda köşkten kovulması üzerine amcasına gitmesi ve oradan da ayrılıp kendi başının çaresine bakmak zorunda kalışı anlatılır. Fakat Cezmi öyle bir karakterdir ki hayatını ileri yönde geliştireceğine her zaman bir adım geriye düşer. Romanın bir yerinde bu da ifade edilir: Sanki Cezmi’nin gittiği yollar onu tersine götürüyordur. Cezmi’yi bu sergüzeşt içinde asla benimseyemiyoruz. Anlatıcı, romandaki başka karakterlerde olduğu gibi başkarakter Cezmi’ye de ısınmamıza izin vermiyor. Cezmi ısınılacak, özdeşleşilecek bir karakter değil zaten. Nahit Sırrı, bu romanda oldukça eleştirel. Elbette bu tavrı edebi sınırların içinde kalıyor. Başka türlü romanı bu kadar merakla okuyamazdık.


Kitabı yayına hazırlayan Bahriye Çeri'nin belirttiği gibi yazar belki de Cezmi tipinde, Osmanlı’nın yetiştirdiği, ortaya çıkardığı bir tipi ağır eleştiriyor. Cezmi, yirmi yedi yaşına kadar baba parasıyla ve şımartılarak büyütülmüş, uzun yıllar kaldığı Avrupa’da hiçbir eğitimi tamamlayamadan dönmüş, eğlenceye, lükse düşkün birisi. Romanda, Cezmi’ye bir yerde biraz arka çıkılır gibi olur: Çocuk yaşta annesini kaybeden Cezmi’nin babası tarafından ilgilenilmek yerine sadece para verilerek başından savıldığı, babalık yapılmadığı anlatılır.
Yine de, roman boyunca okur olarak Cezmi ile asla bir özdeşlik kuramayız çünkü hayatının en önemli, en onur gerektiren durumlarında bile silik, ezik ve onursuz davranmıştır. Okurun, bu kadar pasif bir karakterle özdeşlik bağı kurması mümkün gözükmüyor. Cezmi, olaylar karşısında bazen muhakeme yapabilse bile aksiyon alıp harekete geçmemesi ile romanı akılda kalıcı yapan karakter oluyor.
Amcasının verdiği tavsiye mektubu sayesinde Ankara’da işe giren Cezmi teşekkür cevabı yazmaya bile üşenir. Böyle bir mektup yazması gerektiği aklına gelir ama bunu adeta önemsemeyerek unutur. Aslında Cezmi hiçbir şeyi önemsemez. Bu yaşına kadar parayla her şeyi çözmüştür. Zengin bir paşanın oğlu olarak küçük memurluk yapmayı bile içine sindiremez aslında. Daha iyisini yapmak için, daha iyi bir paye elde edebilmek için herhangi bir çabası da yoktur. Duygular ve düşünceler onda en fazla bir yıldırım hızıyla geçip az bir yer yakıp sonra ortadan kayboluyor.
Bu yüzden, roman boyunca Cezmi’nin eline olayları lehine çevirebilecek birçok fırsat geçse de bunların hiçbirini değerlendiremiyor. Okur olarak bu beceriksizlik ve aldırmazlığına adeta sinir oluruz.
Psikolojide paralize olmak kavramıyla doksanlı yılların ortalarında karşılaştığımda Türkçesini sakatlanmak, inme inmek, mecazi olarak ise devinir hali kalmamak, pek çok korkmak olarak sözlüklerde bulmuştum. Ama psikolojideki karşılığını “donup kalmak” olarak çevirmek daha doğru gibi. Bu donup kalma, aklından geçen şeyler olduğu halde ne birine ne diğerine karar verip adım atamama halidir. Derininde depresif bir sebep olabilen bu durum belki psikoanalitik olarak da okunabilir.
Tıpta “paralizi”, motor, duyu, konuşma ve kognitif (algılama, mantıksal düşünme, hafıza vb. gibi) fonksiyon kayıplarından başlayıp komaya gidebilen bir nörolojik tablo (felç) olarak tanımlanıyor. Kas güçsüzlüğü de parazi ya da paralizi olarak adlandırılıyor. Bütün bu tanımların psikolojik versiyonu gibidir Cezmi’nin hali.
Para yönünden hiç sıkıntı yaşamamış, lükse alışmış, öğrenim adına dahi külfete girmemiş bile olsa, hiç değilse kendi mirasını korumak için adımlar atmasını bekliyoruz Cezmi’den. Ama hayır, biraz uzun sürse bile yüklüce bir mirası elde etmek yerine hemen ödenecek birkaç aylık bir peşin parayı kabul eder Cezmi.
Kadınların parasını yemek tabiri, eril bir dile işaret etse de onun durumu Ankara’da artık bu olmuştur.
Cezmi’nin yakışıklı ve mirasyedi oluşunun doğal olarak “hovarda” payesini getirdiğini görüyoruz. Hep istenen, arzulanan olmuştur. Hiçbir zaman hayır dememiştir. Ama bu özellikler hiç önemli değil. Cezmi paralize bir karakterdir, ruhen ve zihnen maluldür, sakattır, tahammül edilemezdir. Elindeki tek şeyini, gençliğini kaybetmeye başladığını anladığında, “eti dinlenmek istediğinde” bile paralizedir. Akan sel suyunda bir dal gibidir, ne var ki bu dal psikotik bir daldır; hayal âleminde yetişmiş, gerçek dünyayı merak bile etmemiştir. Romanda eleştirilen (ya da benim eleştirdiğim) nokta, modern dünyanın getirdiği bir başarı kültüne bağlılık değil, Cezmi asgari ihtiyaçlarını bile düzenlemekten aciz. Onun için, annesi öldüğündeki çocuk haliyle kalmış denebilir mi? Anlatıcı bunu bir ya da iki seferden başka imlemez. Onu da Cezmi tarafından değil, yaşça Cezmi’den çok büyük olan sevgilisi Şayan hanımın ağzından ifade eder. Kaldı ki hayatın realitesi çocukluktan çıkıp yetişkinliğe geçmektir. Sonuçta Cezmi her yönden sınıfta kalan bir karakter olarak edebiyat tarihindeki yerini alıyor.
Romanda, Cezmi tipi kadar eleştirilen veya birlikte eleştirilen memurluk hayatı ya da bürokrasi hayatı önemli yer tutuyor. Liyakatin zerresinin olmadığı, bir üst makama geçenin alttakileri ezmeye çalıştığı, herkesin biraz fazla para kazanınca gösterişe meylettiği bir hayattır Ankara’daki bürokrat hayatı. İşi yapmak değil günü doldurmak için çabalayan memurlar, gösterişli odalarda kendini beğenmişlikleriyle oturan amirler, dedikoduları bitmeyen yazıhaneler, bir gün işim düşer düşüncesiyle verilen türlü tavizler…
İşin ehline verilmediği, bir Türkiye, bir başkent, bir bürokrasi görmekteyiz. (İstanbul’da da işleyiş pek farklı değildir.) Liyakat gibi bir etik olgunun bu topraklarda var olamama sürecini ise edebiyat sosyolojisi açısından baktığımızda yüzyıllar gerisine götürebiliyoruz.
Kadın-erkek ilişkilerini de bu bağlamda ele almak gerekir: Memurluk hayatındaki haliyle. Nahit Sırrı’nın, genel olarak kadın karakterlerinin pozitif olmadığı söylenir. Burada da durum farklı değil.
Romandaki Hamdune karakteri dışındaki bütün kadınlar, kadınlıklarını, cinselliklerini kullanarak erkeklerden bir şeyler elde etmeye çalışan insanlar. Bahriye Çeri’nin romanın başındaki girizgâhta belirttiği gibi Nahit Sırrı doğrudan bir ahlaki muhafazakârlık sergileyerek bunları anlatmıyor. Olduğu gibi kabul edilmiş bir şekilde, olağan bir şekilde anlatıyor fakat anlatıcının bunları tasvip etmediği de belli oluyor.
Ankara şehir olarak da kendini gösterir roman boyunca. O yılların Ankara’sı, yeni husule gelmiş bürokrasi hayatı, barları, lokantaları, otelleri, yeni yapılan apartmanları vs. sosyal hayatı ile göz önündedir. Cezmi’nin paşa babası tarafından Engürü kasabası olarak anılan Ankara’nın başkent yapılmasına anlam veremeyen bir anlayış vardır. Romanın geçtiği bu dönemde sadece İstanbulluların değil esasen Osmanlı yönetim kademesinin küçümsediği
Ankara’ya gelmek, sürgüne gelmek gibidir. Ankara İstanbul kıyasının yapılmasının kökenlerinin Osmanlı devrine kadar gittiğini böylece görmekteyiz.
Son olarak romanın biçimsel özelliklerini analım. Romanda olay örgüsü ileri yönlü olsa da kimi bölümlerde ufak geriye gidişler anlatımı destekliyor. Anlatıcı birçok bölümde karakterleri ve olayların o karakter tarafından nasıl görüldüğünü anlatır. 388 sayfadaki altmış küsur bölümün her biri kısa tutulmuş. Romanın ilk kez tefrika olarak yayınlanmasına bağlayabiliriz bu durumu. Üslup olarak uzun cümleler kurmuş olsa da karışık bir metin hissi uyandırmaz roman.
Eski kelimelerin çok az olduğu sade bir Türkçe ile duru bir anlatım, kolay okunmayı
sağlıyor. (Nahit Sırrı’nın başka romanlarına dilinin ağır olduğu eleştirisi yapılmış. Bu roman tamamen tersini destekliyor.)
Son söz, Tersine Giden Yol, yakın tarihe ait ve sosyolojik okumalara açık, sürükleyici
ve duru diliyle es geçilmemesi gereken bir roman.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Nur Çağlar









