IMG_20220515_232032_edited.jpg

Nihan AYDAR

10.10.2022

Ne Kitapsız Ne Adasız

ZAMAN MAKİNESİNİ BEKLEYENLERDEN MİSİNİZ?

Eski Model Film Projektörü
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

Merhaba. "Roman Oku" ailesine dâhil olduğum bu ilk yazım için heyecanlı, bir yandan da duyguları kesişen ruhlarla buluşuyor olmanın mutluluğu, güveni içindeyim.


"Ne yazsam, neyle ve nereden başlasam?" diye düşünürken zaten kalbimiz aslında çoktan hazırdır ya zihnimizden dökülecek imgeleri parmaklarımızın aracılığıyla yazıyla buluşturmaya, kalbim beni çoktan yönlendirmişti onun sabırsız hızına yetişmem için.


Çok küçük yaşlarımdan beri, daha doğru bir ifadeyle benliğimin farkına vardığımdan beri kalbim parmak uçlarıyla sıkılıyormuşçasına hissettiğim o duyguyu yazmak istedim. Yazmak ve bu vesileyle kalbimdeki parmak uçlarının tenime batan tırnaklarını çıkarmak,  parmakların kalbimi sıkmak yerine sarmaladığını hissetmek...  Seviyorum o parmakların kalbimdeki varlığını, dünyanın insanî açıdan bana göre en berbat çağında hiçbir zaman kalbî duyguları yitirmeyeceğimi hatırlatıyor o parmaklar. Çoğunluğa göre "bir tuhaf"lardan olduğumu...


Küçüklükten beri "bir tuhaf"tım. Yaşıtlarım parkta oynarken ben ya parkın altındaki deniz kıyısına iner orada ellerimi, ayaklarımı, yüzümü, saçlarımı suyla buluşturur; denizi, balıkları, balıkçıları izler; kuşları beslerdim. Oraya inmeme izin verilmezse parkta bir banka oturur örgü örer veya koşup oynayanlara bakardım. Şimdi, bakardım, diyorum fakat bakmakla görmek arasındaki farkı o zamanlar henüz keşfetmemiştim.


En büyük zevklerimden biri aile büyüklerimden kalma kocaman evin çatı katına usulca çıkıp yine aile büyüklerimin bu yılları ve beni sezmişlercesine yıllarca istikrarla okuyup, biriktirip sonra özenle sakladığı eski basım kitapların, Hayat, Akbaba, Yedigün dergilerinin sayfaları arasında kaybolmak; aslında bir yandan da kendimi bulmaktı. Buldum da sanırım, en azından kabullendim kendimi.


Şimdi o dergiler bana kaldı, iştahlı düşkünlüğümü fark eden, bir yandan da "Atmayalım, bari böyle değerlensin." diyenlerin kendince ödüllendirmesiyle bana verildi çul çaput gördükleri o deste deste, cilt cilt dergiler ve kitaplar. Kendi paramı kazanmaya başlar başlamaz ben de bunlara yenilerini ekledim, hazinem genişledikçe genişledi.


Kışın kuzinesi yanan; içinde sarnıcı veya kuyusu, bahçesinde süs havuzu, çeşmesi bulunan evleri severim. Pencerelerinde hava geçirmeyen, plastik çerçeveler, odalarında klima olmasın; ayaklarım betona, asfalta değil toprağa, çimene, gıcırdayan parkelere bassın isterim. Yazın sıcaklama, kışın üşüme özgürlüğümüz bile elimizden alındı "konforlu" olarak nitelendirilen hayatlarla, farkında mısınız?


Bilgisayar değil daktilo, dev ekranlı televizyon yerine doğa manzarası, sinekkaydı asfalt yollar yerine Arnavut kaldırımları, patika yolları tercih ederim.


Çağa ve teknolojiye öyle ya da böyle ayak uydurabiliyorum, o konuda sorun yaşamıyorum. Mesele uyumlanmak, uyumlanabilmek değil ki zaten; bunu tercih edip etmemek mesele. Üstat Nazım Hikmet: ‘’Hani derler ya, ‘Ben sensiz yaşayamam.’ diye. Ben onlardan değilim. Ben sensiz de yaşarım ama seninle bir başka yaşarım.’’ diye dökmüş ya sözcükleri hani, bunun gibi işte. Yaşıyorum evet ama ah, özlemini duyduğum çağın aidiyetiyle bir başka yaşardım!


İsteklerimi, tercih ettiklerimi bu yıllarda bulamıyorum. Bulsam da adına "vintage& retro" deniyor, bir modaymış gibi. Oysa ben hayatımı bu şekilde geçirmek istiyorum. Yaşadığım yerde geçen gün elektrik bir saat kadar kesildi, her yer karanlık ve insanlar isyan içindeyken tek mutlu bendim sanırım. Bir de kuşlar... Her zamanki seslerinde neşenin, huzurun oranı artmıştı sanki. O karanlık içinde sokakta yürümek, etrafın teknolojiden sıyrılmış hâlini duyabilmek, onun getirdiği keşmekeşin tozundan seçenek olmaksızın silkelenmek; mumla, yıldızlarla, ay ışığıyla, ayın denize vuran aksiyle aydınlanmak, mecburen radyo açanların nağmelerinin kulağıma uğrayışı beni rahatlattı, arındırdı o kısacık zaman diliminde. Şimdinin modasıyla "detoks" yapmış gibi oldum.


Çok değerli Buket Uzuner tam olarak bu olmasa da benzer bir kavrama kitabında yer vermiş. "Solastalji"ymiş bahsettiği hissin adı. Şöyle değinmiş Buket Uzuner kitabında: "Solastalji insanın doğduğu, büyüdüğü yere duyduğu özlem demek ama nostalji değil. Yani örneğin, sen İstanbul'da yaşarken bile iki yıl önceki İstanbul'a özlem duyuyordun ya... Hani Haydarpaşa Garımızı, Beyoğlu’muzu, Taksim Meydanımızı, İstiklal Caddemizi, Kadıköy’ümüzü, Büyükada’mızı bitirdiler, diye çok üzülüyor, kalbinde devamlı bir hasretle yaşıyordun ya... İşte o hassasiyete 'solastalji' deniyormuş."


Ben de bu özlemi ve hassasiyeti taşıyorum ama çok daha önceki yıllara.
1980 öncesi benim aradığım, o yıllarda henüz doğmamış olduğum hâlde özlediğim, aradığım.


Zamanın kapkalın, geçilmez duvarları bazen incecik bir zara dönüşüveriyor. O duvar yine yok olmuyor ama işte o zamanlarda kendimi izini sürdüğüm yıllara daha yakın hissediyorum. Sokaklara, ağaçlara, evlere, yollara o zarın ardından yaklaşabilirsem geçmişe dair görüntüler yakalar gibi oluyorum.
Bu duygunun bir tanımlanmışı, adı var mı henüz bilmiyorum fakat bildiğim, zaman makinesini beklediğim. Bir zaman makinesi olsa da beni götürüverse o yıllara; 1930'lardan başlayıp 40'lara, 50'lere, 60'lara geçerek 70'lerin sonuna dek sindire sindire gezsem o yılları diye düşler ve dilerken buluyorum çoğu zaman kendimi.


Acaba nasıl olur, nasıl hisseder, nasıl yaşardım? O zaman tamamlanmış hisseder miydim kendimi?


Peki siz de benim gibi zaman makinesini bekleyenlerden misiniz? Öyleyseniz hangi yıllara gitmek isterdiniz?

‘’NE KİTAPSIZ NE ADASIZ’’
 

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle