top of page

BUMERANG

Bölüm 1: Hazırlık

 

 Gece, şehri sessizce yıkayan bir hüzün perdesi gibi yağıyordu. Yağmurun sesi, kaldırımlarda yankılanan yalnız bir adamın adımlarına karışıyordu. Her damla, geçmişin içinde boğulan bir hatırayı anımsatıyor, her adım ise sona doğru değil de başladığı yere dönüyormuş hissi veriyordu.

 

  Yürüyordu. Cezasını yine ayaklarına ödetiyordu; ne bir mahkeme kararı vardı ortada ne de bir suçun itirafı. Ama bir hücrenin üst ranzası gibi soğuktu varacağı yer. Ne zamandır böyleydi, hatırlamıyordu. Zaman, yağmurla birlikte akıyor; ne dakikalar ne saatler bir anlam taşıyordu.

 

 İçindeki sorularla cebelleşiyordu. Cevapları yoktu. Sormaya kalksa, çevresinde kulağını verecek kimse kalmamıştı. Pes etmek neydi? İlk adımı atmamak mı? Yoksa yürümeye devam etmek mi yenilgiydi?

  Karanlıkta yürürken daha net görüyordu her şeyi. Yağmurun altındaki bu sessizlikte, geçmişin yankıları daha gür çıkıyordu. Ölmüş sevdiklerinin sesini duyuyordu kimi zaman. Ya da hiç öl(e)memişlerin. Herkesin ona kırgın olduğu bu dünyada, kimseye dargın olmamıştı oysa.

 

 Omuzlarındaki ağırlık, sadece ıslak montundan değil, bir ömrün yükündendi. Utançla değil, dürüstlükle yaşamanın lanetiydi yüzüne yapışan hüzün.

 

 Köprünün kenarına geldiğinde aşağı baktı uzun uzun. Boşluk çağırıyordu. Ama çağıranlar aşağıda değildi. Yanında da yoklardı. Çünkü hayatta değillerdi. Ne büyük çelişkiydi: Sevdiklerine kavuşabilecekken, hayatta kalan bir avuç aşağılık insanın zaferine dönüşmesin diye bu yolculuğu yarıda bırakamıyordu.

 

 Sırılsıklam olmuştu. Soğuk iliklerine kadar işliyordu. Köprünün korkuluklarına çıkma niyetindeydi aslında. Ayağı kaydı o an, sendeledi, yere kapaklandı. Bir an için her şey sona ermiş gibiydi. Ama o sesi duydu zihninde: “Ayakta kal. Ne olursa olsun.” Ne kadar silik, ne kadar anlamsız sözcüklerdi bunlar.

 

  O sesi ona dört kişi öğretmişti. İkisi çoktan toprağa karışmıştı, biri uzaklardaydı, diğeri ise artık yüzüne bile bakmıyordu. Ama yine de eskisi gibi davranmayı seçmişti. Ayakta kalmak, güneşe dönüp ısınmak gibiydi: Ne çok sıcak ne de çok soğuk. Sadece geçici bir rahatlama ve güven duygusu.

 

  Rahatlamak mı? Belki bir saat uyuturdu, belki bir gün yaşatırdı insanı... Ama bu da bir şeydi.

Bölüm 2: Atılış

 

 Ayağım kaydığında bir anlık boşluğa düştüm. Ne ileri, ne aşağıya... Tam anlamıyla geriye, eskiye.

 

 Dizlerim yere çarptı, avuçlarım çamura saplandı. Sırılsıklam bedenim, yere eğilmiş ruhumla uyum içindeydi. O an ne intihardı aklımdaki, ne de hayatın güzelliği. Sadece bir soru: “Neden buradayım hâlâ?”

 

 Ayağa kalkarken ellerim titredi. Dizlerimdeki sızı bile yaşadığımı hatırlatıyordu. Ama o sızı, düşmenin değil, düşmemeye çalışmamın sonucuydu. Ne çelişki ama. Gözüm köprüden aşağıya değil, yola çevrildi bu kez. Yol... O lanetli, başlangıcıyla sonu hep aynı olan yürüyüş yolu. Ama bu defa başka bir karar almıştım. Artık adımlarım sadece acıya değil, bir sebebe dayanacaktı.

 

 Kendime ait olan, yalnızca bana yüklenen bir dürüstlük vardı. İçinde iki yüzlülüğe yer olmayan, karşılık beklemeden verilen bir sevgiyle örülmüştü bu dürüstlük. Ama yıllar boyunca bunun bana getirdiği sadece yalnızlık olmuştu. Ne zaman kendim oldum, insanlar yüzlerini çevirdi. Ne zaman susmadım, sesimi bastırdılar. Ne zaman “hayır” dedim, terk edildim. Ama şimdi anlıyordum: Bu, benim utancım değildi. Onların kaldıramadığı aynalı bir sessizlikti yüzümde taşıdığım. Kendi düşkünlükleriydi bana reva gördükleri.

 

 Bundan sonra susmayacaktım. Bu şehre, bu insanlara, bana yöneltilen sahte bakışlara karşı en büyük cevabım ayakta kalmaktı. Ama daha fazlasıydı bu: Ayakta kalıp konuşmak, yüzleşmek, yüzleştirmekti.

 

 İlk olarak o eski montu çıkardım sırtımdan. Yağmurla beraber içime işlemişti yıllardır. O da bir yük olmuştu artık. Caddede yürürken karşıma çıkan her aynada kendime tekrar tekrar bakarak yürüdüm. Gözlerimden korkmamayı öğrenmeliydim. Bu şehir beni görsün istiyordum. Sırılsıklam halimi değil; yeniden başlayan kararlılığımı, direncimi.

 

 Evet, geçmişim hâlâ sırtımda. Evet, öğretmenlerimden ikisi mezarda, biri çok uzaklarda ve diğeri beni unutmaktan bile beter ettiği bir yerde. Ama onlardan aldığım tek ders hâlâ içimde: “Ayakta kal. Ne olursa olsun.” Bir anlamı olmalıydı bu sözlerin. Anlamını benimle birlikte tekrar kazanmalıydı. —Ama atacağım adım kıldan ince bir cam üzerineydi, sanki sonu baştan belli gibiydi.—

 

 Bundan böyle yere düşsem bile, kalkarken avuçlarımda çamur değil, savaşmanın ve direncin izi olacaktı. Ve bu iz, bazılarına acı verecek. Çünkü dürüstlük, çoğu zaman sessiz bir suçlamadır. Ve sessizlik asıl fırtınadan önce başlar.

Bölüm 3: Hızlanma

 

 Sokak lambalarının titrek ışığında yürüyüşüm devam ediyordu. Üzerimden akan yağmur sanki artık sadece su değil, geçmişin dökülen gölgeleriydi. Görünmek istemiyordum ama görünüyordum. Belki de fark edilmek değildi mesele, tanınmak da değildi… Anlaşılmaktı.

 

  Beni izleyen bir çift göz vardı, hissediyordum. Bir kaldırım köşesinde durmuş, sanki tesadüfen bakıyor gibi yapan… Ama tesadüf olduğuna İnandıramayan bakışlar. Tanımıyordum onu. O da beni tanımıyordu. Ama belki… hissediyordu. Yüzümde, sokakta yürüyen diğer insanlara ait olmayan bir şey vardı: Susulmamış sözlerin ağırlığı.

 

  Bir sabah, yine aynı sokakta yanıma yanaştı. Sessizce. “Her gün yürüyorsun bu yolu,” dedi. İrkilmedim, şaşırmadım da. Sesinde tehdit yoktu. Merak da yoktu. Yargı hiç yoktu. Sadece bir tanıklık vardı. Geçmişten gelen bir tanışıklık belki. Kısa bir selam, ardından upuzun bir sessizlik.

 

 O günden sonra konuşmaya başladık. Cümlelerle değil, kırık kelimelerle. O da anlatmıyordu hikâyesini. Ama bilmem gerekeni sezdiriyordu. Beni takip ettiğini itiraf etti bir gece. “Neden?” dedim. “Çünkü bazı insanlar yürüyüşleriyle bağırır, attıkları her adım kan ağlar.”

 

  İsmi yoktu. Ben de sormadım. Birlikte yürüdük. O bana yardım etmeye karar verdi. Ama merhametle değil, dirençle. Yemek getirdi bazen. Bazen bir kitap bıraktı önüme. Bir gün kâğıda sadece şunu yazmıştı: “Yalnızlar konuşmasa da birbirini duyar.”

 

  Ama zamanla, kelimeler kavgaya dönüştü. Yardımını kabul etmeyi, ben zayıflık sandım. O ise suskunluğumu nankörlük. Sözlerimiz sertleşti. Gözlerimiz kaçtı birbirinden. Birbirimizi suçladık, birimiz diğerini herkese benzettik ama fark ettik ki, öfkemiz kendimize değil. Yol boyunca görmezden geldiğimiz insanlara, sokakta sürünmeye mecbur bırakılan çocuklara. Başka hayatların içinde ezilenlereydi bu öfke. Onlar için duyduğumuz vicdan, en çok birbirimize batıyordu. Ezenlerden kaçış yoktu anlıyorduk. Son atım barutumuzu birbirimizin yüzüne boşalttık.

 

 Bir gece tartıştıktan sonra yanımda yürürken şöyle dedi: “Senin ağzından çıkan her şey, aslında başkalarının sustukları.” Cevap veremedim. Çünkü biliyordum. Sözlü şiddet bazen fiziksel olanından daha derindir, ama acısı yine başkasına akar. Ve yine vicdanımızın dipsiz kuyusuna düştük bilerek. Kendimizi değil, başkalarını acıtıyorduk. Çünkü içimizde hâlâ acıyacak bir yer kalmıştı. Çünkü hâlâ insandık.

Bölüm 4: Zirve

 

  Şehrin kalbi, bu sefer başka türlü atıyordu. Bir meydan. Bağıran kalabalıklar. Sloganlar havada uçuşuyor, ayak sesleri asfalta çarpıyordu. Ama bizim sesimiz yoktu. Ne bir döviz taşıyorduk, ne bir niyetimiz vardı kalabalığın parçası olmaya.

Yalnızca geçiyorduk.

Yalnızca yürüyorduk.

Yalnızca yalnızdık.

Her zaman olduğu gibi.

   Derken seslerin ortasında bir çığlık duyuldu. Kadife gibi ince, ama taş gibi sert, kararlı bir çığlık. Genç ama güçlü bir ses, çok genç bir kızın sesi. Liseliydi, belliydi. Omzundaki sırt çantasından taşan defterleri, gözyaşlarıyla karışmış makyaj izleri, hâlâ yarım kalmış bir çocukluktan izler taşıyordu.

 

  Gözüm ona takıldığında aynı anda başka bir bakış hissettim üzerimde. Kafamı çevirdim. O da oradaydı. Yakındaydı. Gitmemişti. Kadın. İsimsiz. Şaşkın. Beni görüyordu. Ben de onu.

 

  İkimiz de kızı görüyorduk ama birbirimize bakıyorduk. Bir an, sadece bir an göz göze geldik. Ve sonra aynı anda hareket ettik.

 

  Kalabalık arasından sıyrılıp kıza doğru koştuk. Kız, panikle sağa sola kaçıyordu. Eli coplu bir polise yakalanacakken birimiz kolundan, diğerimiz çantasından yakaladık onu. Onu kavga yerinden bir çiviyi tahtadan söküp alır gibi çektik.

 

  Kadın kızı kucakladı. Gözüm onun kollarına sardığı narin bedende takılıyken, bir başka çığlık yükseldi arkamdan. Dönemedim. Çünkü çok geçmeden bir jop, sırtıma indi. Ve sonrası bir yumruk suratıma.

 

 Polis müdahalesi. Bağırmıyordum. Direnmiyordum da. Ama karışmamıştım da. Sadece geçiyordum. Sadece birini korumuştum. Yüzüme inen ilk darbeden sonra gözüm, uzaklaşan kadına takıldı. Kızın başını göğsüne yaslamış, hızlı adımlarla kalabalıktan uzaklaşıyordu. Arkasına bile bakmadan. Ama bilerek. Bilerek bakmıyordu, farkındaydım.

 

   Ben yere düşerken o yürüyordu. Ben çamura bulandıkça, onun ayakları hızlanıyordu. Ve ben, yüzümden akan kanla gülümsemeyi seçtim. Çünkü bu sefer düşüşüm, sadece kendim için değildi. Çünkü bu sefer biri kurtulmuştu. Gençti, umut doluydu, güçlüydü. Haksızlıklara karşı savaşmaya kararlıydı; biliyordum. Görmüştüm gözlerindeki ateşi, gülümseyişim bu yüzdendi.

Bölüm 5: Dönüş

 

   Gün bitmişti.
Sokaklar sanki başka bir şehirdeymiş gibi tanıdık ama uzak. İnsan sesleri, araba uğultuları, camdan yansıyan ışıklar… Hepsi sadece geçip gidiyordu. İçimizden değil. Üzerimizden. Sanki hiç bir şey olmamış gibiydi.

 

  O gece köprünün rüzgârı farklı esiyordu. Adımlarım nedense beni oraya taşımıştı yine istemsizce. Kadın, bu kez korkuluğun öte yanındaydı. Dizleri titriyordu ama gözleri kararlıydı. Başını göğe kaldırmış, karanlığa doğru sessizce konuşuyordu. Olmasa tablo tamamlanmayacaktı sanki, yine yağmur çiseliyordu.

 

  Ben yetiştim. Beni beklemediğini biliyordum ama yine de gelmiştim. İlk defa bu kadar yakın duruyorduk. İlk defa susarak birbirimizi bu kadar net duyuyorduk.
Ne oldu sana?” demedim. Çünkü cevabı biliyordum. Aynı şey olmuştu bana da.

“Adalet” dedi birden. Sesi yavaş ama keskin.

“Adalet dedikleri bir illüzyon. Kimsenin taşımadığı, tanışmadığı bir hayal. Ben elimden geleni yaptım. Kimse duymadı.”

 

Sustum. Çünkü ben de yapmıştım. Ve kimse duymamıştı. “Sen...” dedim, “Sen bırakırsan ben de bırakırım.”
Birlikte sustuk. Birlikte üşüdük. Yağmur neydi ki, gözyaşlarımızla ıslandık. Ve birlikte vazgeçtik yeryüzünden.

 

  Bu bir vazgeçiş değildi aslında. Bu bir kabullenişti. Ne birbirimizden, ne hayattan ne de adaletten kaçmak istemiştik. Sadece yorgunduk. Sadece göründüğümüz kadar güçlü değildik.

 

  Rüzgâr daha sert esmeye başladı. Kadın bir adım attı. Ben peşinden uzandım. Tutuştuk. Ama artık çok geçti. Korkuluklar arkamızdaydı. Benim ayaklarımın altında, onun başı üzerinde; gözlerimiz ise birbirlerine kenetli. Ve aşağıya düşmeye başladık.

 

  Yüzüme bakıyordu. Gözlerinde korku yoktu. Sadece bir soru vardı: “Acaba bu muydu kurtuluş?” Ben cevap vermedim. Çünkü o an, ilk defa beraber düşüyorduk, ve aslında cevabı ikimizde biliyorduk. Yenilmiştik, gücümüz tükenmişti.

Bölüm 6: Kavuşma

 

   Rüzgâr, yüzlerimize çarpıyor. Köprüden boşluğa süzülen sessizliğimiz, kalabalığın çığlıklarından daha ağır. Zaman genişliyor. Düşüş, sonsuz bir ana dönüşüyor. Ve o an, ikimiz de düşünüyoruz. Konuşmadan. Her şey netleşiyor.

 

 ”Aslında hep seni aramıştım.” Diye geçiyor içimden. Ama sesim yok. Sadece bakışlarım var, onun gözlerinde asılı duran.

“Bu kadar geç olmasaydı...” diyor gözleri. Ama sitem değil bu. Kırgınlık değil. Sadece bir temenni. Bir ‘öyle oldu işte’ hali.

 

 Birbirimize tutunmuyoruz artık. Çünkü tutunsak da yukarı çıkamayacağımızı biliyoruz. Hayat, bizi kendi zamanında kaçırmış. İkimize de en çok bu dokunmuş.

 

   Aşağıda yeryüzü yanıyor. Lambalar titriyor. İnsanlar hâlâ bağırıyor, hâlâ susuyor, hâlâ geçip gidiyor. Hiçbiri fark etmiyor bizi. Hiçbiri bakmıyor yukarı, hiçbiri aşağı bakmayacak.

 

  İçimde yankılanıyor söylemek istediklerim: “Ne kadar çabalarsan çabala... Görmek istemeyen için hep görünmezsin.”

 

  O da aynı şeyi düşünmüş olacak ki gülümsüyor. Düşerken. Bekli üç saniye de düştük, belki de nihayete ermek bir ömür sürdü. Pişmanlık yok. Sadece bir burukluk var. Hayata dair. İnsanlara dair. Yalnızca, hiç sahip olunmamış bir adalete dair.

 

   Kollarımız yana açılıyor. Rüzgârın içinde iki çizgi gibi süzülüyoruz. Ne kavuşuyoruz ne ayrılıyoruz. Ne umut taşıyoruz, ne lanet. Sadece bir boşluk. Bir sessizlik. Bir anlık ışık parlaması. Ve sonra, belki huzur; ikimizde bilemedik…

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
hhh.jpg
hhhh.jpg
hhhhhh.jpg
hhhhhhhh.jpg
hhhhhhhhhh.jpg
hhhhhhhhhhhh.jpg

© 2023 by HEAD OF THE CLASS.

PR / T 123.456.7890 / F 123.456.7899 / info@mysite.com

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı romanoku.org@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Facebook
  • Youtube
bottom of page